HOME

RÖPORTAJ

BİYOGRAFİ

ÖZDEYİŞLER

FAYDALI BİLGİLER

ÖYKÜLER

TARİH

SEYAHAT

 
Osmanlı'da Mücevher Tarihi
22/02/2010

OSMANLI’DA MÜCEVHERİN ÖNEMİ

Türkler mücevheri kağıt para gibi kullanırdı. Ticaret amacıyla yaptıkları yolculuklarda kağıt para yerine yanlarında mücevher götürür ve bunları satarak iş görmeyi yeğlerlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişmesi ve zenginleşmesi ile İstanbul’da mücevhercilik önem kazandı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ve daha sonraki yıllarda İstanbul, dünyanın önemli mücevher üretim merkezlerinden biri oldu. Bu dönemde, imparatorluğa yeni katılan bölge ve ülkelerde yaşayan toplumların birikimleri de eklendiğinden, kuyumculuk ürünlerinin çeşitlerinde belirgin bir artış oldu.

Osmanlı topraklarında yaşamış çok sayıda etnik kimliklerin kültürünü ve binlerce yıllık uygarlıkların izlerini taşıyan Osmanlı kuyumculuğu, bu uygarlıklardan esinlenerek kendi özgün takılarını üretti. Ancak tek tanrılı dinlere geçişten sonra, ölülerin takıları ile birlikte mezara gömülmesi geleneği ortadan kalktığından, günümüzde Selçuklu dönemi veya Osmanlı dönemi başlangıcına ait takı örnekleri yok denecek kadar az…

 

Ekonomik zorluklar döneminde ise, hazine dairesindeki kıymetli eşyaların, takıların satılması, altınların eritilmesi gibi olayların Osmanlı döneminde çok sık gerçekleştiği biliniyor.Özellikle savaş öncesi başvurulan bu uygulama nedeniyle Anadolu’daki Türk döneminin takı ve süs tarihi de ayrıntılı bilinmiyor.

 

 

 

Saray kuyumcusu olan Evliya Çelebi’nin babası da hazinenin böyle bir amaçla tüketildiğini bizzat yaşamış. Ancak Orta asya’da değişik ülkelerde yaşayan, Türkmen, Özbek gibi Türk boylarının günümüzde hala ürettikleri ve kullandıkları takılar, Selçuklu Osmanlı dönemi öncesinden günümüze kadar uzanan takı kültürü konusunda bize ışık tutuyor.

 

OSMANLI’DA İLK KUYUMCULUK FUARI

 

Onbeşinci yüzyıldan başlayarak, doğal güzellikleri ve koruları ile ünlenen Kağıthane,Lale devrinde İstanbul’un en popüler yeri haline geldi. Halkın vazgeçilmez eğlencesi olan Kağıthane mesiresi, bütün İstanbullu’yu kendine çeker, mevsiminde Kağıthane’ye gelmek için insanlar günler öncesinden hazırlık yaparlardı.

 

 

Avrupalıların “Tatlı Sular Vadisi” dedikleri Kağıthane’nin ünü İstanbul sınırlarının dışına taşmıştı. Arap, Acem, Hint, Yemen, Habeş yani Asya ve Afrika seyyahları arasında gözde bir mesire yeriydi. İngiliz seyyah Miss Julia Pordoe, 1839 da kaleme aldığı “Boğaz’ın Güzellikleri” kitabında o dönemin Kağıthane’sini şu sözlerle tasvir ediyor:”Vadi, her yandan yüksek tepelerle çevrilidir. Ulu ağaçlar, geniş dallarını çayırın üzerine uzatmışlardır. Pırıl pırıl akan Kağıthane deresi, vadinin yeşilliği bol bir yerinden çıkar ve yeşil çimenlerin arasında, bir gümüş tel gibi uzanır. İnsan bu manzarayı görür görmez, buranın bir piknik yeri olarak yaratıldığı kanısına varır. Uzun ve güneşli bir yaz gününün, Kağıthane’den başka, dünyanın hiçbir yerinde, daha güzel geçirilebileceğini sanmıyorum.”

 

Eğlenceleri ve mesireleriyle ünlü Kağıthane, aynı zamanda tarihteki ilk kuyumculuk fuarına da mekan oldu. 1500 lü yılların başından itibaren uzunca bir süre, Kağıthane’de 5-6 bin çadır kurularak şenlikler yapılırdı. Yirmi gün süren şenliklerde kuyumcu çavuşları diğer illere gönderilir, birçok kuyumcu Kağıthane şenliklerine davet edilirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanından gelen usta kuyumcular mesirede hünerlerini sergilerdi. En çok beğenilen eserin ustası da “Baş Kuyumcu” olarak adlandırılır ve mesireye bizzat katılan padişah tarafından 12 keselik altınla ödüllendirilirdi.

 

Evliya Çelebi dünyaca ünlü seyahatnamesinde, Kağıthane civarında düzenlenen Kuyumcular mesiresi’ni kendine has üslubuyla şöyle anlatıyor:

“Osmanlı Devleti dahilindeki bütün kuyumcular bu mesireye yardımda bulunurlar. Üç yüz kese altın kadar masrafı olur. Oniki bin kadar çeşitli mezhebin halife ve postnişleri büyük bir topluluk meydana getirirler. Bu Kağıthane çayırında kuyumcu esnafı, Süleyman Han kanunu gereğince toplanarak sohbet ederler.

Bizzat Osmanlı padişahı dahi gelerek çadırını kurunca, kuyumcubaşına on iki keselik bir hediye vermek Süleyman Han kanunu gereğidir. Çünkü Süleyman han şehzadeliği zamanında, Trabzon şehrinde Rum Konstantin yanında çalışarak kuyumculuk öğrenmiştir. Onun için halifeliği sırasında Saka çeşmesi yakınında kuyumcu dükkanlarını yaptırmıştır. Kuyumcu halifelerinden oniki maharetli usta, önce padişahın, sonra şeyhülislamın, sonra diğer büyük vezirlerin ellerini öperler. Sonra kuyumcubaşı cevahirle işlenmiş küçük bir okuma masası, divit,eyer, kılıç ve hançer gibi hediyeleri padişaha sunar. Velhasıl bu Kağıthane vadisinde beş, altı bin çadır kurulur. Vadi bu yirmi gün içerisinde insan denizi kesilir…

Bunlara yirmi yılda bir gezinti verilerek devlet hazinesinden on kese akça, davulcu ve kös ihsan edilerek,gezinti eylemleri Süleyman Han kanunuydu. Evliya, kuyumcubaşızade olduğumdan üç gezintilerini gördüm. Hatta sultan Muret Han gezintisinde el öperek revan olan evliya idim. Bu gezintiyi meydana getirmek için evvela kuyumcu çavuşları gönderilerek diğer vilayetten olan kuyumcular

Kağıthane gezintisine davet edilir. Bunların hepsinin gelmesi imkansız olduğundan asil ve aklı başında çırakları, post sahibi olmak için onar bin kuruş alarak İstanbul’a gelirler. Bunların gezinti şekilleri, Kağıthane mesiresi münasebetiyle anlatılmıştır. Bunlardan seyishaneler, arabalar ve taht-ı revanlar üzerinde bıçak, hançer, mücevher gemi,eyer, kılıç, bıçak, topuz ve daha başka kıymetli eşya ile dükkanlarını süsleyerek geçerler.”

 

Kaynak: Goldnews dergisi

       

OSMANLI DA KUYUMCULUK

Osmanlı sarayında çeşitli hizmet erbabı sınıflar mevcut olup bunlardan biri de ehl-i hiref denilen sanatkarlar zümresiydi. El sanatlarıyla uğraşan kimseler demek olan ehl-i hiref, devşirme zamanında saraya verilen acemilerden oluşur; hizmete alınanlar, ustaların ellerinde yeteneklerine göre yetiştirilirlerdi. Bir kimse hizmete alındığından itibaren çok az gündelik alır, sanatında ilerledikçe becerisine göre gündeliği arttırılır, giderek kalfa ve usta olurdu. Bunlar arasında yer alan kuyumcular Topkapı Sarayı'nın Orta Kapısı ile Akağalar kapısı arasında kalan Bîrun denilen bölümde yaşamaktaydılar. Âmirlerine kuyumcu başı denirdi. Kuyumcular, devşirmelerin kabiliyetlilerinden yetiştirilirdi. Kuyumcubaşı bunlar arasından yetişme olmayıp, saray dışındaki kuyumcu esnafının usta, ihtiyar ve mutemetlerinden tayin olunurdu. Bunlar saray kuyumcularına nezaret ederler ve onları yetiştirirlerdi. Saray için alınacak mücevherler ile yabancı hükümdarla ra hediye olarak yaptırılan mücevherler kuyumcubaşı tarafından muayene edilir ve kıymetleri belirlenirdi.

İkibin sanatkâr

Ehl-i hiref teşkilâtında kuyumculukla uğraşan pek çok ustanın ve çeşitli bölüklerin yer aldığı belgelerden anlaşılmaktadır ki, bunların başında altın işçiliği yapan "Zergerân" bölüğü gelmektedir. Yeşim, necef ve maden eserler üzerine altın kakmacılığı yapanlara "zernişâni", taş yontucu ve işlemecilere "hakkâkân", taşa foya yapanlarra ise " foyager" denilmekteydi. Saray kuyumculuğu ile ilgili bazı bilgileri mevâcip (maaş), masraf ve in'am defterlerinden edinmekteyiz. Günümüze gelen en erken tarihli ehl-i hiref mevâcip defterleri Kanuni Sultan Süleyman dönemine aittir. Mart 1526 tarihli "ehl-i hiref mevâcip teftiş defteri"nde, saray sanatçılarının adları, nereli oldukları bazen de uzmanlık dalları belirtilmiş olup, 1526'da bunların sayılarının 58 zerger, 22 zernişâni, 9 hakkâk ve 1 foyager oldukları anlaşılmaktadır. Zerger, hakkâk ve zernişanların çoğunluğunu Tebrizli ve Bosnalıların oluşturduğunu; usta ve çırakların arasında ise Arnavut, Rus, Gürcü, Akkermanlı, Üsküplü, Çerkez ve Herseklinin bulunduğunu yine bu defterden öğrenmekteyiz.

Topkapı Sarayı'nda Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan hazine koğuşunun amiri, hazinedarbaşı ve hazine kethüdası idi. Hazinedarbaşı sarayın en nüfuzlu görevlilerindendi. O, sarayda hizmet gören ve sayıları 2000 kadar olan saray sanatkârlarının başı olduğu gibi, enderun hazinesi ve saraya ait mücevherler ve kıymetli eşyanın korunmasından da sorumluydu.

Serhâzin-i enderun denilen hazinedârbaşı, ehl-i hirefe karışır, maaşlarını dağıtırdı. Hazine koğuşundaki içoğlanların koruduğu enderun hazinesi binası, dört geniş salondan oluşmaktaydı. Burada çeşitli cins nakit ile kıymetli taşlarla süslü altın ve gümüş kap kacak, mücevher, elmas ile yapılmış eşyalar, kürkler, şallar, değerli kumaşlar, halılar, mücevherli eğer takımları, kıymetli taştan yüzükler, elmaslı ve altın düğmeli seraser, kapaniçeler ve başka eşyalar mevcuttu.

Yavuz'un mührü

Hazine kethüdası da hazine koğuşu ile hazine-i hümayunun (iç hazine) amiri idi. Kendisinin görev değişikliği olduğunda bütün hazineyi bir başkasına en ince ayrıntısına kadar sayarak devir teslim etmek zorundaydı. Bu durum 1680'de hazine kethüdası iken vezir olan MermerMehmed Paşa'nın, ölümünden sonra bıraktığı şeyler arasında saraya ait mücevherler ile kıymetli bazı eşyaların bulunmasından sonra sıkı bir şekilde uygulanmıştı. Hazine kethüdası olanların elinde, Yavuz Sultan Selim'in vasiyeti üzerine enderun hazinesinin dış kapısına basılan kırmızı akikten yapılmış bır mühür bulunmakta idi. Yavuz'un "Benim altınla doldurduğum hazineyi (iç hazine) bundan sonra gelenlerden her kim mangır ile doldurursa, hazine anın mührüyle mühürlensin ve illa benim mührümle mühürlenmekte devam olunsun" şeklindeki vasiyetine son zamanlara kadar uyulduğu belirtilmektedir. Her yeni padişah başa geçtiğinde hazine ziyaret edilir, önce hazine kethüdası anahtarı getirir, Yavuz'un mührü muayene olunur ve onun mührüyle mühürlenmiş kilit ve kapı özel bir törenle açılırdı.

Rikâbiyye

Padişahların zaman zaman enderun hazinesini ziyaret ettikleri, burdaki ambarlar, sandıklar ve dolaplar içinde saklanan eşya , silah ve mücevherden oluşan hazineyi gördükleri bilinmektedir.

Hazine-i Amire (hazine-i hümayun)'nin Yavuz Sultan Selim (1512- 1520) döneminde, Dış Hazine, Silahtar Hazinesi, Raht Hazinesi, Harem Hazinesi, Muhallefat Hazinesi ve İfraz Hazinesi olarak çeşitli birimler halinde gelişme gösterdiği anlaşılmaktadır. Fatih köşkü ( bu günkü hazine dairesi) odalarında bulunan Hazine-i Hümayun'un da kendi bünyesi içinde Bodrum Hazinesi, Elçi Hazinesi ve Ceyb-i Hümayun Hazinesi gibi bölümleri bulunmaktaydı. Hazine-i Hümayun'da elçi armağanları yanında padişaha; sadrâzam, devlet ileri gelenleri ve valide sultan tarafından verilen hediyeler de bulunurdu. Geleneklere göre padişah, hediye almasının yanında, seferde başarı gösteren serdar-ı ekreme, eyalet valileri ve çeşitli görevlerde bulunan devlet ileri gelenleri ile yabancı elçilere de hediyeler verirdi. Verilen bu hediyeler darphane-i hümayunda yeniden yaptırılan değerli eşyalardı. Bu hediyelerle ilgili bilgiler hazine defter kayıtlarından öğrenilmektedir. Meselâ, Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait bazı belgelerde, ehl-i hiref sanatkârlarının adet olduğu üzere Ramazan bayramında padişaha hediyeler verdiği belirtilmektedir. Ayrıca padişaha saray mensuplarının Nevruz (yılbaşı)'da "Nevruziye" denilen kuyum işleri, sadrâzam ve vezirlerin ise "Rikâbiyye" denilen hediyeler verdiğini yine kaynaklar belirtmektedir.

Padişahlar bile

Saray kuyumcuları, harem ve padişahtan gelen siparişlerin yanında bazen de büyük enderun ağalarının siparişi ya da tamir işleriyle uğraşırlardı. Yapılan her iş için ücret, bizzat o işi yapan ustalara ödenirdi.

Osmanlı padişahlarının güzel sanatlara özellikle tezhip, hat, musikî, resim ve ağaç işlerinin yanında kuyum işlerine de duyduğu sevgi ve ilgi öylesine yoğunlaşmıştır ki, bazen bizzat uygulamalarını da beraberinde getirmiştir. Yavuz Sultan Selim'in şehzadeliğinde Trabzon'da kuyumculuğu öğrendiğini ve babası Sultan II. Bayezid adına sikke kazıdığını Evliya Çelebi'den öğrenmekteyiz. Kefe ve Manisa'da sancak beyliğinde bulunan Kanuni'nin ise şehzade iken maiyetinin ve sarayın ihtiyaçlarını karşılayan esnaf takımının arasında bir de zergerin bulunması, onun bu mesleğe verdiği önemi göstermektedir. Osmanlı devletinin refah dönemlerinde, kullanılmayan hazine eşyalarının satıldığı, sıkıntılı zamanlarda ise para basılmak üzere daha çok gümüş eşyaların darphaneye gönderildiği yine kaynaklarda verilen bilgiler arasındadır. Ancak mukaddes emanetlerle ilgili eşyalara dokunulmayıp bunların sadece tamir ve ilavelerle korunmasına çalışılmıştır. Saraya ait takı ve değerli eşyaların ise bazen tozlandığı ya da rutubetten zarar gördüğü ve işe yaramadığı (bunlar arasında kılıçlar, hançerler, koşum takımları da vardı) gerekçesi ile fiyatları belirlenerek dışarı satıldığı da olmuştur. Bu işlerle uğraşan Yahudilerin saray içinde ve dışında kuyumculukla ilgili işleri yü rüttüğü, ancak imalat işlerinde çalışmadıkları, imalatta ise daha ziyade Türk, Balkan ülkeleri ve İran'dan gelen kuyumcuların çalıştığı belirtilmektedir. Saraya bağlı kuyumcular ücretleri dışında parça başına da ücret almakta, dışarıda dükkan açabilmekte idi.

Osmanlı kuyum işlerinin başında padişahların saray atölyelerine ve kuyumculara yaptırdıkları en değerli eserler gelmektedir ki bunlar arasında Kâbe'ye gönderilmek üzere yapılanlar, Hırka-i Saâdet için yapılanlar ve padişahların kendileri için yapılanları sayabiliriz.

Padişahların Mekke ve Medine'ye her yıl surre-i hümayun gönderme geleneği, Osmanlı devlet idaresinin önemli bir uygulamasıydı.

Padişah, sadrâzam, valide sultan ve başkadın efendinin ehl-i hireften saray ustalarına yaptırdıkları değerli taşlarla süslü altın şamdan, buhurdan, gülâbdan gibi eşyalar yüz yıllarca Medine'ye bu şekilde gönderilmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arabistan'ın İngilizler tarafından Osmanlılardan alınması sebebiyle dönemin Medine muhafızı Fahrettin Türkkan paşa tarafından bu değerli eşyalar İstanbul'a getirilmiş ve enderun hazinesine konulmuştur.

Bosnalı Mehmed Usta

Osmanlı padişah hazinelerinden günümüze kadar gelen eserler, değerli taşlarla süslü altın, yeşim, necef, porselen, tutya ve diğer madenlerden yapılmış olup, bunlar Osmanlı kuyumculuğunun altın kakmacılığını ve taş işçiliğini yansıtmaları bakımından önemlidirler. İmparatorluğun değişik yerlerinden gelen farklı gelenek ve sanat görüşüne sahip ustaların çalışmalarıyla oluşan Osmanlı kuyumculuğu, 16. yüzyıl ortalarına doğru çeşitli etkilerden ayıklanarak üslûp açısından kendine has bir gelişme göstermiştir. 16. yüzyılın son çeyreğinde imparatorluk, çeşitli sanatlarda olduğu gibi kuyumculuk sanatında da en parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemin en önemli sanatçılarından olan Bosnalı Mehmed Usta, Sultan III. Murad döneminde, ehl-i hirefin zergerler bölüğünde 1588'den itibaren kuyumcubaşı olarak görev yapmış, görevini Sultan III. Mehmed (1595-1603) döneminde de sürdürmüş, Sultan I. Ahmed zamanının ilk yıllarına en geç 1606 yılının Ağustos ayına kadar serzergerân olarak çalışmıştır. Onun Topkapı Sarayı hazinesindeki imzalı ve tarihli eserleri arasında, Sultan III. Murad Divanı'nın kabı, Hırka-i Saadet Sandığı ve Sultan III. Murad tarafından Kâbe içinyaptırılan asma kilit ve anahtar yer almaktadır. Sultan III. Murad Divanı'nın kabı, mücevherli, yer yer savatlı olup altındandır. Hırka-i Saadet Sandığı, ahşap üzerine altın kaplamadır. Mehmed Usta imzalı Kâbe kilidi ve anahtarı, 16. yüzyılda Osmanlı padişahlarınca yaptırılanların en seçkin örneklerindendir. Saraydaki bu üç önemli esere imza atmış olması, Mehmed Usta'nın saray kuyumcuları arasında özel bir yere sahip olduğunun da kanıtıdır. Altın işçiliğindeki kabartma tekniği ve savatı uygulamasındaki başarısıyla dikkati çeken sanatçının eserlerinde zümrüt ve yakutun yanısıra nadiren elması ölçülü biçimde kullandığı görülmektedir. Mehmed Usta'nın sanatçı olarak önemi, 16. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı kuyumculuğunu yönlendirici bir rol oynamış olmasıdır.Osmanlı Saray sanatında kuyumculukta kişisel üslûbunu ortaya koyan Mehmed Usta eserlerinde 16. yüzyıl Osmanlı sanatına özgü motifleri, "saz" üslubunun ana teması olan hatayi çiçeği ve yapraklarının üsluplaştırılmış biçimlerini ve rumiyi kullanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme ya da duraklama dönemlerinde saraya bağlı sanatçı sayısı da değişmiş ve özellikle son dönemlerde oldukça azalmıştır. 16. yüzyılda imparatorluğun en güçlü olduğu dönemde sanatçı sayısı fazla iken, 18. yüzyıl ortalarında zergerân olarak sarayda sadece yedi kişinin çalıştığı kaynaklarda belirtilmektedir. 19. yüzyılda ise bu sayı daha da azalmıştır.

Osmanlı sarayında altın, eşyalarda, genellikle saf olarak değil, başka bir madenle karıştırılarak kullanılmıştır. Örneğin sofra takımlarında altın yerine gümüş ve tombak tercih edilmiştir. Fatih Sultan Mehmed'den sonra Balkanlardaki bazı altın ve gümüş madenlerinin, daha sonra da doğudaki gümüş madenlerinin Osmanlıların eline geçmesi, ayrıca İstanbul ve Trabzon gibi kuyumculuk merkezlerinin padişahların emrinde olması bu tür eşyaya olan ilgiyi bazen arttırdıysa da, bazı padişahlar çok sade yaşadıkları gibi mücevher, altın ve gümüş eşyaya iltifat da etmemişlerdir.

Osmanlı kuyumculuğu Kur'an kabı, kılıç, hançer, gürz, gaddare, tüfek, tesbih, bardak, matara, kâse, şerbetlik, maşrapa, zarf, kutu, sandık, şamdan, buhurdan, gülabdan, kaşık, nargile, yazı takımı, yelpaze, ayna, tarak, askı, kamçı, sadak,

 

Kabe hediyeleri, taht, beşik, örtü, kaftan, at koşu takımı gibi küçük ve büyük boyutlu eşyalar, yani dekoratif eşya ve kullanıma yönelik eşyalardan başka sorguç, hotoz, zülüflük, enselik, saç bağı, gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, zihgir, halhal, pazıbent, düğme, çaprast, zincir, saat, köstek, kemer, kemer tokası, muska ve hamaylı gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz takı çeşitleri olarak da oldukça güzel eserler ortaya koymuştur.

Kaşıkçı elması

Osmanlı kuyumculuğunun en güzel örnekleri arasında Topkapı Sarayı Müzesi'nde sergilenin zümrütlü hançer, Kaşıkçı elması, Kanuni Sultan Süleyman'a ait fildişi ayna, altın beşik ve bayram tahtı sayılabilir.

Zümrütlü hançer, Sultan I. Mahmud (1730-1754) tarafından İran hükümdarı Nadir Şah'a armağan edilmek üzere yaptırılmıştır. Kabzasının bir yüzünde bulunan etrafını elmasların çevirdiği iri üç zümrüt sebebiyle bu isimle anılmaktadır. Dünyanın en büyük ve en değerli 10 elması arasında yer alan Kaşıkçı elması 86 kratlık olup 1774'te Pigot adlı bir Fransız subayı tarafından Hindistan'ın Madras mihracesinden satın alınmış ve bu yüzden Pigot elması adıyla da tanınmıştır. Daha sonra da Tepedelenli Ali Paşa tarafından satın alınan bu elmas, onun ölümünden sonra Osmanlı hazinesinin malı olmuştur. Kaşıkçı elmasının Osmanlı kuyumculuğu açısından bizi ilgilendiren tarafı, uzmanların, etrafındaki pırlantaların sonradan konulduğu düşüncesinde olmaları, ya Tepe delenli Ali paşa ya da Sultan II. Mahmud tarafından dizdirilmiş olduğu kanısını taşımalarıdır. Kaşıkçı Elması'nı iki sıra çeviren 49 adet pırlanta, ona ayrı bir değer ve güzellik katmıştır. Kanuni Sultan Süleyman'a ait ayna ise, daire biçimli olup fildişi arkalığının çevresinde sultana övgüler içeren bir yazı yer almaktadır.

Süslü beşik

Türk kuyumculuk ve kakmacılık sanatının en seçkin örneklerinden biri olan altın beşik, Kanuni Sultan Süleyman döneminde adı bilinmeyen bir Osmanlı şehzadesi için yaptırılmıştır. İskeleti ceviz ağacından olan bu beşiğin dış yüzeyi altın yaldızlı sıvama gümüş olup, üzeri elmas, yakut ve zümrütlerle donatılmıştır. Beşiğin iki topuzu, sapı ve bağırdak denilen kundakta kullanılan dokuz adet çubuk da aynı şekilde değerli taşlarla bezelidir. Osmanlı döneminde çoğu kez padişahın doğacak çocuğunun beşik ve örtüsü padişahın annesi tarafından hazırlanırdı. Beşiğin hazırlanması için hazine kethüdasına emir verilir, kethüda değerli taşlar ve sırmalarla süslü beşiği hazırlar, kendisi önde saray memurlarından bir alay arkada olmak üzere "Beşik Alayı" denilen bir törenle bu beşik Eski Saray'dan Yeni Saray'a götürülürdü. Ancak beşiğin bazen sadrâzamlarca da gönderildiği olmuştur. Topka Sarayı'ndaki bu beşiğin vaktiyle Osmanlı sarayında gelenekli bir tören olan "Beşik Alayı" ile saraya getirildiği ve saray hazinesinde korunduğu sanılmaktadır.

 

Bayram tahtı

Osmanlı saraylarında yapılan büyük törenlerden biri de dini bayramlarda padişahların saray ileri gelenleriyle bayramlaştığı muâyede (bayramlaşma) töreniydi. Fatih Kanunnâmesi'nde bu törenin nasıl yapılacağı belirtilmekte ve "Bayramlarda Meydan-ı Divan'a taht kurulup çıkmak emrim olmuştur.." denilmektedir. Zamanla bazı değişikliklere uğrasa da bu törende genellikle bayramın birinci günü padişahlara ait bayram tahtı hazineden alınır, Bab'üs-saade önündeki saçaklı sofaya getirilir, yerlere serilen ipek halıların üzerine yerleştirilen bu tahta padişah oturur, bayram tebriklerini kabul eder, tören bitince alayla bayram namazına giderdi. Törenden sonra ise saray başhazinedarı bayram tahtını alarak hazineye koyardı. Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan Bayram tahtı da vaktiyle bu amaç için kullanılmıştır. Ceviz üzerine altın plakalarla kaplanmış, üzeri değerli taşlarla süslü olan bu taht, Osmanlı kuyumcularının kaplama ve mücevher kakma tekniklerini uyguladığı güzel bir örnektir. Bazı kaynaklarda Sultan III. Murad'a 1585 yılında Vezir İbrahim Paşa'nın al tından, üzeri değerli taşlarla süslü bir Bayram tahtı hediye ettiği belirtilmekle, araştırmacılar bu tahtın o taht olmadığını ileri sürmekte 1760 tarihli bir arşiv belgesinde hazine eşyaları arasında 953 adet zebercedle süslü, altın kaplama bir taht-ı hümayunun varlığının bahsedilmesinden yola çıkarak Hazine Dairesi'ndeki bu tahtı 18. yüzyıla tarihlemektedirler.

Yapıların kubbe ya da tavanın ortasından bir zincirle sarkan genellikle yuvarlak biçimli süs eşyaları olan askıların padişahlar için yapılanlarının en güzel örnekleri Topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunmaktadır. Bunlar padişahların oturdukları tahtın tavanında ya da tahtın bulunduğu salonun veya odanın tavanından aşağı bir zincirle asılırdı. Altından ve üzeri değerli taşlarla süslü bu askıların tabanları püskül şeklindedir.

Kaynak: Aygün Ülgen

Bu haber toplam 2216 defa okunmuştur
Bookmark and Share

18/03/2016 ÇANAKKALE SAVAŞI Hikâyeleri

07/02/2014 Bizans İmparatoriçesi İrene

05/01/2014 Osmanlı ve Kitaplar

03/09/2013 Şehzade Bayezid

06/04/2013 Trablusgarp Savaşı

26/03/2013 Büyük Hun İmparatorluğu

08/02/2013 Eyüp Sultan Türbesi Nasıl Bulundu?

26/01/2013 Mihrimah Sultan "Hala Sultan"

18/01/2013 Edirne Sarayı

16/11/2012 Sultan II.Selim - Sarı Selim

04/10/2011 Sultan Süleyman ve Şarlken

28/08/2011 Irene-Bizans Kraliçesi

12/07/2011 Daye Hatun

21/01/2011 Mücevherde İran Sanatı

15/11/2010 Osmanlı'da Dekorasyon

28/07/2010 Piramitlerin Matematiksel Sırları

03/07/2010 Osmanlı'da Halı Sanatı

26/04/2010 Anadolu Selçuklu Devleti

20/04/2010 "Lidyalılar ve Dünyaları" Sergisi

09/04/2010 Büyük Selçuklu Devleti

30/03/2010 Osmanlı Ekonomisi ve Toprak Yönetimi

10/03/2010 Mahpeyker Kösem Sultan-I.Ahmet'in Eşi

07/03/2010 Nurbanu Sultan-II.Selim'in Eşi

22/02/2010 Osmanlı'da Mücevher Tarihi
Bilgelerden Sözler
Hayat Dersleri 2
Moda Biyografi: Carolina Herrera
Muhteşem Hayat Dersleri
Yetim Hemşirenin Öyküsü
YEŞİM KALE
YAZAR-DİŞ HEKİMİ
YENİ BAŞLANGIÇLAR
ZEYNEP KURTULUŞ
Alıntılar
AİLENİN ÖNEMİ
KORHAN ATAOĞLU
Kahve Sohbetleri
ZENGİN OLMANIN KURALLARI
MAHİNUR ALİHANOĞLU
Gönül Yazıları
GÖNLE DÜŞEN ATEŞ
YESSIMI
Yessimi Şiirler
GÜLÜMSE
FASHION DESIGNER
MODA NEDİR?
Şalın 25 Hali
Wendy's Look Book'tan şal bağlama yöntemleri...
ÇANAKKALE SAVAŞI Hikâyeleri
Çanakkale tekin değildir!
Paha Biçilmez Olmak
Kendinize verdiğiniz değerle ölçülür her şey...
Chanel 2.55 Çantanın Hikayesi
Chanel 2.55 çanta, dünyanın en çok satılan ve taklit edilen...
Ressam Gustav Klimt
Dekoratif tablolarında sevgiyi, ölümü, insan hayatının özünü anlatır.
İlham Veren Sözler
“Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız vardığınız yerin önemi yoktur.” PETER F. DRUCKER
Mucevherlerin Parlak Notaları
Mücevherlerin parlak notaları, her parlayışında farklı bir beste üretir.
Alexander McQueen
Modanın zaman ötesi serseri çocuğu Alexander Mc Queen...
Karl Lagerfield
Chanel ve Fendi'nin baş tasarımcısı ve kreatif direktörü Karl Lagerfield...
Şems-i Tebrizi Sözleri
Bu gönül işidir, kafa işi değil...
   
Google
 

Tasarım : Network

Ana Sayfa   |   İletişim

©2010 steps365.com. Bütün Hakları Saklıdır...
Evden Eve Nakliyat